Gökay Kaya – Türkülerle Yaşamak – Antalya

gokay

Türkülerle Yaşamak

 

Beşikte tanışırız türkülerle. Hamurumuz türkülerle yoğrulur. Mışıl mışıl  derin uykulara onun kollarında dalarız. Bizi sakinleştiren, içimize huzur veren  bu tılsımlı türkülerdir. Türkülerle olan dostluğumuzun, kader birliğimizin  başlangıcıdır bu. İlk türkümüzdür ninemizden duyduğumuz ninniler.

Eledim  eledim höllük eledim,
Aynalı beşikte balam bebek beledim.
Büyüttüm  besledim asker eyledim,
Gitti de gelmedi canan buna ne çare

Memleket özlemi  içimizde büyüyen bir yangındır. Biz gurbette içimizdeki bu ateşle yaşarız.  Gurbetin mavi sularına yaslanan şehir manzaraları, hiçbir zaman belleğimizden  silmeye yetmez memleket hayalini. Gözümüzde tüter memleketin taşı, toprağı. Ah!  deriz: Bir varsam memleketime. Kavuşsam anama, babama, kardeşlerime ocağıma,  toprağıma. Geçmez gurbette günler, uzadıkça uzar zaman.

Allı  turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Gülüm gülüm,  kırıldı kolum
Tutmuyor elim, turnalar ey
Ah gülüm gülüm turnalar  ey
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yâr söyle  

Hayatın dertleri,  sıkıntıları omuzlarımıza çökmüştür. Umutsuzluk esir almıştır bizi. Bir ışık, bir  tutunacak dal olsun isteriz. Bizim için yaşam dert yüküdür. Bu yükün altında  ezildiğimizi hissederiz. Birisinin bizi dürtmesini “Haydi yılgınlığa  kapılma sen üstesinden gelebilirsin.” demesini bekleriz. İşte bu, bizim  türkümüzdür o zaman.

Ne  ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Göklere erişti  feryadım ahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama 

Annemizin  sevgisine, şefkatine, sıcaklığına, tebessümüne ihtiyacımız vardır. Onun özlemini  çeker, yanında, dizinin dibinde olmak isteriz. Başımızı göğsüne yaslayıp huzuru  içimize çekmek isteriz. Bizi katıksız seven tek varlıktır annemiz. Bir tarhana  çorbasının kokusu bile bazen onu hatırlatır bize, canım annem nerdesin  dediğimizde işte bu bizim türkümüzdür o zaman.

Ağlama  yar ağlama anam
Mavi yazma bağlama
Mavi yazma tez solar anam
Yüreğimi  dağlama
Elma al olanda gel anam
Ayva nar olanda gel
Hasta düştüm  gelmedin anam
Bari can verende gel

Düğünler neşeyi,  sevinci çağrıştırır. Ancak bu neşenin, coşkunun içinde ayrılık ve bir de hüzün  vardır. Gelinin son gecesidir bu ana-baba ocağında. Kardeşlerinden, annesinden  babasından ayrılacak, kuş misali yuvadan uçacaktır. İşte bu da o ayrılığın  türküsüdür.

Kınayı  getir anam
Parmağın batır anam
Bu gece misafirem
Yanında yatır anam 

Evleri evlerine  benzemez; yolları yollarına; dağları dağlarına benzemez. Gurbete gelin gitmek  daha da zordur. Hem ana-baba ocağından ayrılmak hem de memleketten, hasret daha  da büyür, ayrılık ateşi daha da yakar insanı. İşte o zaman şu türküyü söyleriz  içli içli.
Yüksek  yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız  vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum  olsun
Ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim 

Düğün sevinçtir  coşkudur dedik. Her ne kadar içinde ayrılık da olsa düğünlerde bu coşkuyu bu  sevinci doyasıya yaşarız. Halaylar kurar, horonlar teperiz. Türkülerle yaşarız  bu coşkuyu. Onlar neşemizin ve sevinçlerimizin türküleridir.

Halay  başı kim çeker
Bir incecik kız çeker
Kız yolunu şaşırmış
İnşallah bize  gider
Halaylım yâr halaylım
Maşrabası kalaylım

Bayramlar  değerlerimizi hatırladığımız, kısmen de olsa yaşamaya ve yaşatmaya çalıştığımız  müstesna günlerdir. Unuttuklarımızı hatırladığımız ve hatırlandığımız günlerdir.  Gözlerimizi kapayıp geçmiş bayramları düşünürken, eski bayramların hazzını bir  kere daha duyar ve koskoca bir tarihimizi; daha doğrusu kendi ruhumuzu, kendi  anlamımızı ve kendi değerlerimizi bir kere daha yaşarız. Bu itibarla da bayram  günlerinde âdeta gönüllerin tasalarıyla zevklerinden meydana gelen bir türküyü  beraber dinler gibi oluruz. Küslük olmaz artık bu günlerde.

Şu  mübarek günde küsmek olur mu
Uzat ellerini bayramlaşalım
Tanrı selamını  kesmek olur mu
Uzat ellerini bayramlaşalım

Düşmüşse  içine sevda ateşi, canansız hayat olmuşsa senin için ızdırap, gece gündüz terk  etmiyorsa hayali sevgilinin seni, kavuşmak senin için yaşamak olmuşsa, hele de  gizli sevda çekiyor, söyleyemiyorsan aşkını, işte o zaman seni, ancak sevda  türküleri anlar.
Karadır  kaşların ferman yazdırır
Bu aşk beni diyar diyar gezdirir
Lokman Hekim  gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yâr kendi gelsin

Bir güzel söz  bekleriz sevdiğimizden. Onun sevgimizi, sevdamızı anlamasını isteriz. Gözümüzün  yaşı onun için akar yüreğimize doğru. Sevgiliyse umursamaz ne bizi ne de  sevgimizi. Sitemimiz onadır, duyar da bizi anlar diye söyleriz  türkümüzü.

Coşkun  çaylar gibi çağlamayan yâr
Gönlünü gönlüme bağlamayan yâr
Benim bu halime  ağlamayan yâr
Daha ağlamasın öldükten sonra

Bir haber bir  mektup bekleriz sevdiğimizden. Bekleyişimiz yâr ile bizi ayıran yollar kadar  uzundur. Ama bizim sabredecek gücümüz yoktur. Bir an önce gelsin isteriz yârdan  bir haber bir mektup. Sevdiğimiz gelemezse de razıyızdır. Yeter ki yıkılmasın  isteriz umutlarımız.

Kara  tren gelmez m’ola
Düdüğünü çalmaz m’ola
Gurbet ele yâr  yolladım
Mektubunu salmaz m’ola

Bizi ayakta  tutan, adım atmamızı, hayata tutunmamızı sağlayan ve her şeye rağmen  dayanmalısın diyen umutlarımızdır. Kaybettiğimiz her şeyin yerine yenisini  koyabiliriz. Yeter ki umut olmasın kaybedilen. Yitirirsek umudumuzu, hayatın  rengi solar, güzellikler yok olur gider gelmemek üzere içimizden. İçimizdeki  umudu beslemeli, yeşertmeliyiz. Kendimizi güçsüz, neşesiz, yalnız daha da  önemlisi tatsız tuzsuz hissettiğimizde, işte içimizdeki umudu yeşertecek  türküler dinleme zamanıdır.

Ağlama  gözlerim Mevla kerimdir
Her daim rüzigar böyle de kalmaz
Dermansız dert  olmaz sabreyle gönül
Geçer bu ahuzar böyle de kalmaz.

Aslında  türkülerimizin en güzel türküsünü: “zifiri karanlıkta ayak sesinden  şiirin hasını tanıyacak kadar” şairliğinden emin olan, ancak bir köy  türküsü duyduğunda şairliğinden utanan Bedri Rahmi EYÜBOĞLU şu  mısralarla söylemiştir.

Şairim;  zifiri karanlıkta gelse şiirin hası, ayak seslerinden tanırım!
Ne zaman bir  köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım…
Ah bu türküler, türkülerimiz, ana  sütü gibi candan, ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla,  köyümüz köylümüz memleketimiz…
Ah bu türküler köy türküleri,
Dilimizin  tuzu biberi…
Memleket ahvalini onlardan sor; kitaplarda değil, türkülerde ara  Yemen’i!
Öleni, kalanı, gidip de dönmeyeni…
Ben türkülerden aldım  haberi!
Ah bu türküler, köy türküleri;
Mis gibi insan kokar, mis gibi  toprak, hiledir hurdasız, çırılçıplak…
Dişisi dişi, erkeği erkek!
Kaşı  kaş, gözü göz, yarası yara, bıçağı bıçak!
Ah bu köy türküleri, karanlık  kuyularda açılmış çiçekler gibi…
Kiminin reyhasından geçilmez, kimi zehir  gibi, kimi zemberek gibi…
Ah bu türküler, köy türküleri…
Ne düzeni belli,  ne de yazanı…
Altlarında imza yok ama, içlerinde yürek var! 

Türküler sevda  kokar, türküler hasret kokar, türküler Anadolu kokar, türkülerde memleketimin  hüznü, sevinci, üzüntüsü, neşesi vardır. Y.Bülent Bakiler’in dediği gibi;  ” Bizim türkümüzde gurbet var artık, hasret var, yürek var, toprak var  balam .” Türküler bize bizi anlatır olduğumuz gibi, katıksız  samimi.

Velhasıl aslında: TÜRK‘ü söyler, TÜRK‘ü anlatır türküler.

Tuba  BENLİ
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni